Emine, otobüsün camına başını yaslamış yola dalgın dalgın bakıyordu. Otobüsün tümsekten geçmesiyle başını cama vurunca ayıldı. İlçenin otogarına girdiklerini fark etti. Doğup büyüdüğü yeri görünce içi bir hoş oldu.

Otobüsten inip valizlerini aldı, durakta bekleyen mavi dolmuşa bindi. Eve yaklaşırken, bahar akşamlarında merdivende oynadığı oyunlar geldi aklına. Çocukken tepesine çıkıp topladığı ıhlamur ağacını uzakta görebiliyordu. Uzun uzun baktı ona, mis gibi kokusunu içine çektiğini hayal etti yanına varmadan..

Karnı zil çalıyordu, yolda hiç bir şey yiyesi gelmemişti.

Ne de olsa “Annem en sevdiğim şeyi yapmıştır.” diye geçirdi içinden…

Dolmuş yol kenarında bıraktı eve çok az vardı. Yürüdü ve tüm heyecanı ile zile bastı. “Daha sık gelmeliyim buraya.” dedi kendi kendine. “Yol uzak ve virajlı diye ayakların geri gidiyor, ama yapmamalısın.” dedi.

Kapıdan içeri girerken bordo mavi heybe duvarda asılıydı. İçinde koçanlarıyla kurutulmuş mısır, yanında elek.

Annesi fındık toplamaktan bükülmüş beline peştamalını sarmış oturuyordu.

“Uyy kizum hoşgeldin daa, haçesuunnn kızım.” dedi

Evleri gerçekten de Karadeniz’in dağ köyündeydi ama burasının havası da hiçbir yerde yoktu.

“Ablam nerde?” diye sordu. Baktı ki mutfakta sütlaç yiyiyor, hasretle sarıldı ona.

“Ablam sütlacını yemiş bile benim kuymağım nerde anne?” diye sordu.

Annesi “Kizum ben sofrayi kurarken kuymağı yapasun” deyince Emine;

“Nasıl yani, her defasında aynı şey… Fadime’nin her istediğini hazırlıyorsun da bana gelince kendin yap diyorsun? Yoksa sen Fadime’yi benden daha mı çok seveysun? Sormama bile gerek yok hayatım boyunca hep böyle oldu… Aman Fadime’ye bir şey olmasın, aman Fadime’nin istediği olsun, aman o üzülmesin. Ben üvey evlat mıyım?”

Fadime elindeki sütlaç kasesini tezgaha bırakıp;

“Hep ayni şey hep ayni şey… Kapıdan girer girmez tartışmaya başlaysun. Her seferunde bir sebep bulaysın… Şimdi de bunu mu buldin? Çocukluğumuzdan beri bi bitmedu. Beni mi seveysun, onu mu seveysun muhabbeti” dedi ve kapıyı çarpıp kendini evin alt tarafındaki çaylığa zor attı.

İnsanoğlu gerçekten çok garip bir canlı. Yıllar sonra anne evinde kavuşan iki kardeşi bir anda tartışmaya başlayabiliyor.

Haklı çıkma isteği, duygularını aktifleştirince insanı tartışmaya itiyor. Ne kadar çok konuşursa o kadar baskın gelip, hak verileceğini sanıyor.

Yıllardır bu tartışmaya çözüm arayan anne, aslında problemin sebebini bulmuştu.

“Siz de haklusunuz… Yıllarca yemedum yedirdum… Gezmedum gezdurdum… Saçımı süpürge ettum, tepeme çıktinuz. İstediklerinuzu yerüne getirmek içun senelerce çaliştum. Yeri geldu iki işe gittum olmadi, susturamadum sizi. Hala beni mi seveyi onu mu seveyi, benim yüreğum ikinuze de yeteyi.”

Dedikten sonra kuymağın yağını eritmeye başladı. Anne hem söyleniyor hem de tereyağı ile mısır ununu kavuruyordu. “Sonunda alup başumi gideceğum, o zaman susaysinuz.”

Aslında ne tatlı bir kadındı Hafize Teyze… Hiç de kızlarını bırakıp bir yere gideceği yoktu. Fakat onların bu hallerine sinirleniyordu.

Emine gelir gelmez çıkan huzursuzluktan rahatsız olmuştu. Annesini de böyle söylenir görünce, gidip kuymağı annesinin elinden aldı.

Ablasına;

“Amaaan abla ya, bizim de bu hallerimiz… Büyümemiş ergen misaliyiz. Annem varsın seni sevsin ne olacak.”

İnsanoğlu tartışmaya meyillidir. İnsan kendinden yanadır ve hep haklı olmak ister. Dünya üzerindeki insanların tamamına soralım “sen haklı mısın diye?” Nerede ise tamamı “evet” der.

Peki birileri haklı ise birileri de haksız olmalı. O haksız olanlar kimler?

Bir Yanıt

  1. Hakkı görmek için insan ilk kendi ne bakmaya başlasa haklı olanların sayı azalır belki de.. 😅🤭

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading spinner