Alışılmışın aksine, üniversite hocaları, öğrencilerin notlarını yükseltmeleri için farklı bir yöntem denemeye karar vermişlerdi. Sınav sorularının bir kısmını öğrenciler hazırlayacaktı ama bu sorulara öğrenciler kendi çıkarımlarını da eklemek zorundaydı.
Defne’nin okuduğu okul zorluğu ile biliniyordu. Öğrencilerin performansının düşmesine müsamahaları yoktu. Çok az vakit kalmıştı, yarın sorular teslim edilecekti. Sonraki adım hazırladıkları dosyaya kendi çıkarımlarını eklemekti.
Defne payına düşen konunun sorularını hazırlamak için masanın başına oturdu.
“Off! Daha önce hiç sınav sorusu hazırlamadım ki… Nasıl yapacağım bunu? Notları önünüze alıp çalışın demişlerdi.”
Defne yıl içinde notlarını ders dışında hiç okumamıştı.

Soruları kendilerinin hazırlayacağını öğrenince önce bir havaya girdi. “Yaparız ya, atla deve değil ya!”. Ama gözden kaçırdığı bir şey vardı. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştı. Üstelik kısa gördüğü konular birikip yıl içinde koca bir dağ olmuştu.
Başlayalı yarım saat olmuştu ki telaşlanmaya başladı.
“Ne ara bu kadar ders işledik biz! Hepsini bir gecede okumam imkânsız, hızlıca göz gezdirsem olmaz mı?”
Saat çok geç olmuş, yorulmuştu. Daha fazla ekrana bakacak hali kalmadı. Çok dikkatli okumadan kendince önemli gelen yerleri soruya çevirdi. İçinde bir huzursuzluk vardı, istediği gibi iyi bir çalışma olmamıştı.
“Keşke günü gününe okusaydım. En azından bir göz aşinalığım olurdu, bu kadar sıkışmazdım.”
Defne’nin babası ilkokul öğretmeniydi. Kızına ilk öğrettiği şeylerden biri nasıl çalışması gerektiğiydi. Onun sayesinde bu kadar iyi bir üniversiteyi kazanmıştı. İlk öğrettiği yöntem “günü gününe tekrar yapmaktı”
…
Defne ertesi gün eve döndüğünde omuzları çökmüş, yüzü düşmüştü. Çantasını bir tarafa, montunu başka bir tarafa bıraktı. Onun bu hali gözünden kaçmayan babası peşinden odasına ilerledi. Yavaşça kapısını tıklattı.
“Defne?”
Defne masa başında bilgisayarının açılmasını bekliyordu.
“Ne oldu kızım, neden yüzün gülmüyor?”
“Benim hazırladığım sorulara bütün gün laf edip durdular. Haklılar da… Çok aceleye geldi. Dün gece o kadar hızlı hazırladım ki soruları. Doğal olarak sonuç iyi olmadı…”

Babası gülümseyip kızının yatağına oturdu.
“Kızım, kendine deneyim transferi yapmış olman güzel. Bu hayatta en önemli şeylerden biri de yaptığımız olumlu ve olumsuz şeyleri fark edebilmektir. Meslek hayatımda çocuklara öğretmeye çalıştığım; derslerini ertelemeden günlük tekrar etmeleri ve her sınavın sonunda “neyi iyi yaptım, nerede eksiklerim var” bakıp değerlendirmeleriydi.
Bir işi ne kadar ertelersek o kadar büyüdüğünü okuldayken fark ettim. Bizm zamanımızda sizin gibi sınava soru hazırlamak yoktu. Hocalar nereden soru çıkacağını hayatta söylemezdi. Biz de koca koca kitaplara baştan sona çalışmak zorunda kalırdık. Bir gün hatırlıyorum da sadece bir dersten günlük tekrarlarımı yapmadım ve sonra o kadar pişman oldum ki. Sınavdan önceki gece hiç uyumadım. O seneki en düşük notum o dersten geldi. Diyeceksin ki, “altı üstü bir ders bu kadar büyütmemek lazım” … Ama o öyle değildi işte. Deden öyle gurur duyuyordu ki benim öğretmen olmamla. Herkese “okul birincisi benim oğlum” deyip övünüyordu. O bir ders onun hayallerini yıkmak anlamına gelebilirdi ve ben bunu hiç istemiyordum.
O dersten aldığım düşük not, benim bütün çalışma sistemimi değiştirdi. Her gün birkaç sayfayı küçümsemeden okudum ve çok faydasını gördüm. Hiç ertelemedim, bir sonraki güne de bırakmadım.”
Defne bir şey söylemese de içten içe babasına o kadar hak verdi ki. Son ana bırakmasa, bu kadar gerilmesine ve yorulmasına gerek kalmayacaktı.
“Şu an bilgiye ulaşmak çok kolay” diye devam etti babası. ‘Ne var iki tuşla hallederim’ diye bir rahatlık sardı insanları. Oysa işler sona kaldığında hiç de iki tuşla hallolmuyor. Herkeste bir telaş, herkeste bir gerginlik… İşleri erteleye erteleye koca bir dağ yapıp sonra altından kalkamıyoruz. Öyle ki, bu hareket performansınızı da düşürüyor, tüm hayatımıza yayılıyor aslında.”
Atalet insanın üretme isteğinin kalmamasıdır.
Çoğu zaman o an yapılması gerekeni erteler insan. Sonra da giderek kolu kanadı kalkmaz hale gelir. Hiçbir şey yapası gelmez. O ‘sonra’ lar bir türlü gelmez.
Böylece insan, yavaş yavaş işe yaramaz hale gelir.