Akşam olunca mutfak, çayın pencerelerde bıraktığı buharla ve masaya yerleştirilen tabak çatal sesleriyle dolardı. Fırından yeni çıkan kekin kokusu evin her köşesine yayılır, herkesi mutfağa çağırırdı. Meryem Hanım’ın en sevdiği şey yemek yapıp yedirmekti. Lahana dolması ile tarçınlı keki pek meşhurdu.  

Bu evde sofralar sadece yemek yemek için kurulmazdı. Masaya yemekle birlikte hikâyeler, dertler, sevinçler ve öğrenilen yeni şeyler de getirilirdi. Herkes gününün nasıl geçtiğini anlatır; birbirinin derdini paylaşır, bazen yükünü alır, bazen de sevincine ortak olurdu.

O gün de keyifle yemekler yenmiş, çay servisi başlamıştı. Meryem Hanım uzun süredir bir elbiseyi beğeniyordu. Ancak siparişini bir türlü veremediğini fark etti. Elindeki telefonu Ali Bey’e uzattı.

“Şu alışverişi yapamadım.”

Ali Bey gözlüğünü takıp, birkaç tuşa bastı denedi ama başaramadı. Gülümseyerek telefonu geri uzattı.

“Galiba ben de başaramadım.”

Deniz masanın diğer ucundan uzanıp telefonu aldı.

“Bir de ben bakabilir miyim?”

Parmaklarıyla ekranın üzerinde birkaç hızlı hamle yaptı, işlem tamamdı.

Ali Bey gülümseyerek, “Bugün bizim öğretmenimiz sensin.” dedi.

Sonra çayından bir yudum alarak şöyle devam etti: “İnsan bazen farkında olmadan bilgiyi yaşla, yaşamayı da yaşlanmakla ölçüyor. Oysa yaş, sadece takvim yapraklarının eksildiğini gösterir. İnsan ister çocuk olsun ister yetişkin, öğrenmeye açıksa her yaşta yeni bir şey öğrenebilir.”

Meryem Hanım sözünü tamamladı.

“Biz hep ‘küçüklere sevgi, büyüklere saygı gösterilir’ sözü ile büyüdük. Bu doğru… Çünkü büyüklerin küçüklerden daha fazla bilgisi var. Küçükleri hayata hazırlama sorumluluğu da bunun bir uzantısı. Anne, baba, abi, abla, hala, teyze… Her birisi hayatta yaşadığı deneyimi paylaşır. Ama bu, öğrenmenin tek yönlü olduğu anlamına gelmiyor.”

Deniz “Yani sizde bizden bir şeyler öğreniyor musunuz?” dedi merakla.

Ali Bey kızına gülümsedi. “Elbette, hem de her gün.”

Bilgi fırından çıkmış sıcak ekmek gibiydi. Kimin elindeyse, bölünüp diğerlerine uzatıldığında onun da karnını doyururdu.

Bir gün Meryem Hanım mutfakta kızına tarçınlı kek yapmayı öğretiyordu.

“Tarçını en sona bırakmamalısın” dedi.

“Neden?” diye sordu Deniz.

“Çünkü bazı güzelliklerin kokusu aceleye gelmez”

Ertesi gün Deniz okuldan geldiğinde heyecanla anlatmaya başladı.

“Anne, bugün öğretmenimiz biyolojide hücrenin yapısını anlattı”

Anlattıkça Meryem Hanım’ın gözleri parladı.

“Demek bugün de benim öğretmenim sensin”

Evde kimse, daha çok bildiğini ispat etmeye çalışmıyordu. Çünkü herkes biliyordu ki deneyim, doğum tarihine yazılan bir sayı değildi. Kim yaşadıklarından daha fazla ders çıkarabildiyse, o konuda daha deneyimliydi.

“Ben senden büyüğüm” diyen de,

“Ben biliyorum” diyen de öğrenmenin kapısını kendi eliyle kapatır.

Oysa yaşa değil, kimin hangi konuda ne kadar deneyimli olduğuna bakmak daha doğrudur.

Çayın sıcaklığı nasıl fincandan fincana geçiyorsa, bilgi de kalpten kalbe geçer. Belki de bir ailenin en güzel yanı budur. İnsan;

Bildiğiyle övünmeyip,

Bir başkasını küçümsemediğinde,

Bilmediğini sormaktan utanmadığında öğrenmenin kıymeti öne çıkar.

Aile içinde bu başarıldığında, bireyler birbirine öğretmeyi bilen bir aileye dönüşür.

Böylece aynı sofranın öğrencileri olur, yemekten daha değerli bir şeyi paylaşır… Yani hayatlarındaki yaşanmışlıklar sonucu elde ettikleri bilgiyi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading spinner