Osmanlı motifli, parlak sarı koltuklar evin en can alıcı mobilyalarından biriydi. Bu ev dışarıdan albenisi olmayan ama içine girince annesinin renkli kişiliğini yansıtan bir evdi. Duvardaki çini tabaklar, yerdeki Yağcıbedir halıları, rengârenk yastıklar ve tabii evin her yerindeki beyaz iş örtüler.
Çocuklarla ne zaman gelseler Ayten geriliyordu. İki kız babaannesi ve dedesinin evinde iyice azıyorlardı. Onları tutmak mümkün değildi. Bu sefer de sıçrayarak tavandaki kristal avizeye parmaklarının uçlarıyla dokunmaya çalışıyorlardı. Biri beyaz tenli düz saçlı, diğeri esmer kıvırcık saçlı bu iki yaramazı, Ayten nasıl durduracağını bilemiyordu. Birine “Yapma kızım” diğerine “Otur kızım” demekten yorulmuştu. En sonunda çığırından çıkıyor ve bağırmaya başlıyordu. O zaman da düştüğü durumdan çok utanıyordu.
“Televizyonu açsam dururlar” diye düşündü. Evde televizyonu açmamak için verdiği onca mücadeleden sonra, tükürdüğünü yalamış olacaktı.
“Ah babacım hayatta olsaydın da sana sorsaydım bizi nasıl bu kadar düzgün yetiştirdiğini. Ben kendi çocuklarıma laf geçiremiyorum.”
Bu çocuklar üç dakika dayanamıyorlar, her şeyden sıkılıyorlardı. Beklemekten, boya yapmaktan, yemek yemekten, bebekleri ile oynamaktan, topla oynamaktan, boncuk dizmekten, oyun hamuru oynamaktan…. Her şeyden sıkılıyorlardı. Devamlı eğlendirilmeye ihtiyaç duyuyorlardı ve hiç yerlerinde durmuyorlardı.
Tam o sırada ışıklar birden bire söndü. Çocuklar, ilk defa elektriğin kesildiğini görüyorlardı. Karanlıkta birbirlerinin elini tutup, “anneee!” diye bağırmaya başladılar. Hemen telefonun ışığını açıp, “yok bir şey ben buradayım, elektrikler kesildi gelir şimdi” dedi Ayten.
“Ayten kızım evde mum yok ama bana ışık tutarsan size bir tane yaparım” dedi Huriye Hanım.
Mutfaktaki dolaptan biraz pirinç, su ve yağ çıkardı. Hepsini kavanoza sırayla koyup ortasına kalınca bir ip yerleştirdi. Ardından da ipi yakınca mutfak aydınlandı. Böyle iki kavanoz mum yapıp birini mutfağa birini de oturdukları odaya koydular.
Bu değişik durum kızları bambaşka bir moda sokmuştu. Yanan ışığın dibinde ses çıkarmadan yan yana oturuyorlardı. O sırada Haluk Bey konuşmaya başladı:
“Biz çocukken çok oturduk mum ışığında. Dedem hikâye anlatırdı, biz de dinlerdik. Ben pek hikâye anlatamam ama size eski fotoğrafları getireyim, bakın bakalım beni tanıyacak mısınız?” dedi. Çocuklar göz ucu ile dedelerini takip ettiler. Biri “ben acıktım” dedi. Öteki “ben de” dedi. Huriye Hanım mutfaktan bir gün önce hazırladığı kek ile süt getirmeye gitti. Elektrik olmayınca çay demleyememişlerdi, hepsi keki sütle yiyeceklerdi.
İki albüm ve iki kutu resimle geldi Haluk Bey. Ben hikâye anlatamam dese de Haluk Bey öyle güzel anlatıyordu ki fotoğraf çekinirken yaşananları. Her kare bir hikâyeydi aslında. Çocukken oturdukları ev, okulun ilk günü, sünnet düğünü, annesinin kardeşine hamile olduğu resimler, Almanya’dan gelen amcasının araba önündeki fotoğrafı, askerlik anıları… Derken saat epey geç olmuştu. Kızların uykusu gelmiş, hiç sorun çıkarmadan uyumuşlardı.
Haluk Bey, Ayten’e dönüp, “Kızım” dedi “beni baban yerine koyarsan sana bir şey söyleyeceğim.”
Ayten mahcup bir ifadeyle, “Tabii baba, sizi dinliyorum” dedi.
“Kızım bizim zamanımızda da birimiz ‘canım sıkıldı’ deyince annemiz çok kızardı. Zaten de sıkılacak vaktimiz pek olmadı. Şimdiki çocukların gördüğü ilginin binde birini görmedik biz anne babamızdan. Oysa bizi çok severlerdi.
Şimdi çocuklar çok çabuk sıkılıyor. Beş dakika bile bir şey yapmadan duramıyorlar. Bunca oyuncak, televizyon onları eğlendirmeye yetmiyor. Hep yanlarında bir büyük olsun onları eylesin, onlarla ilgilensin istiyorlar. Bu onları giderek daha hareketli ve laf dinlemez yapıyor. Belki de bu akşam olduğu gibi hayatlarındaki elektriği kesmek gerek.”
Ayten şaşkınlığını gizleyememişti: “Nasıl yani?”
“Ellerindeki tüm oyuncağı al bakalım. Bu kadar oyuncak onların can sıkıntısını engellemiyor ise, kaldır. Böylece kendi kendilerine oynamayı öğrensinler.”
Gerçekten de, çocukların eğlenme becerisini kaybetmesine sebep olan şey onlara dışarıdan verdiğimiz eğlendiricilerdir. Her an bir eğlendirici veya aktiviteye ihtiyaç duyan çocuk, giderek daha fazlasını isteyip, elindekinden de çok çabuk sıkılır. Oysa onları biraz kendi hallerinde bırakır, eğlendiricileri hayatlarından çıkarırsak çok daha eğlenceli ve mutlu çocuklara sahip olabiliriz.
17 Responses
Biz çocukken canımız sıkıldı deyince annemiz “sıkı can iyidir, kolay çıkmaz” derdi. Şimdiki çocuklar sıkılamıyorlar. Biraz o can sıkıntısını yaşasalar eğlendirici olmadan eğlenebilme marifetleri gelişecek.
Ya da ”canı kılılanın canı sopa ister” derlerdi 🙂
Canı sıkılmasın diye oyuncaklar almakla daha çok can sıkıntısına sebep oluyor olmak ne üzücü.
Hayal gücünü kullanabilmesi için bir miktar eksikliği olmalı insanın.
Ne kadar doğru demiş; bizdeler de eğlendiriciler odalardan taşıyor ve sonuç eğlenmeyi bilmeyen mutsuz çocuklar..
Çocuklarla birlikte biz yetişkinler için de benzer bir durum geçerli. Eğlendiricilerimiz çok fazla olduğu için canımız sıkılmıyor halbuki o can sıkıntılarımız yeni bir kendimiz yapıyor bizleri.
Aslında küçük şeylerle mutlu olabilen, anne babasına yardım etmek için etrafta koşan küçük çocuklarımızı kendimiz bozup eğlendirmeye muhtaç hale getiriyoruz.
Küçükken tatillerde köye gittiğimizde de çok sık elektrikler kesilirdi.. O zamanlarda da sıkılmamak için yüzük kimde oynanırdı..
Gündüz elektrik olsa da tabii oyuncak yoktu 🙂 tüm gün evin bahçesinde eğlenecek oyunlar bulunurdu.
Abimler mesela ağaç yapraklarını para yapardı, ben küçük olduğum için oyuna pek alınmaz izlerdim onları 🙂
kuzenim eski kırılmış kasayı alır banka olurdu 🙂
Maalesef şimdi gerçekten ne kadar çok oyuncak olursa çocuklar o kadar çok sıkılıyor..
Oyuncak kutuları oyuncak odalarına döndü son yıllarda. Almanın sonu yok derdi rahmetli ananem, hakikaten yok, alma tuzağına düşmemek lazım 🙂
Beni çok eskilere götürdü bu yazı. Bizde mum ya da gaz lambası ışığında ders yapar, şarkilar, masallar, fıkralar, bilmeceler oynardık. Gölge oyunlari ile nasilda neşeli coşkulu çocuklardık. Şimdiki çocuklarda neşe göremiyoruz maalesef sevinç de. Bunlar gerçekten cokluktan. Annem biz bişey begenmeyince “siz yokluk cekmetiniz ondan” derdi. Ne kadar doğru bir söz bugün içinde… Üzerinde düşünülmesi lazım…
o zaman biraz temizlik yapma zamanı geldi 🙂
Her imkan, imtihanı ile birlikte geliyor işte. Varlık, zenginlik iyi; yokluk, fakirlik kötü gibi gelirken insana her avantaj içinde dezavantajları, her dezavantaj gördüklerimiz de içinde avantaj barındırıyor aslında. Görünene bakıp görünmeyeni görmek de marifet istiyor.
Bazen çözüm gerçekten gözümüzün önündedir, yalnız biz görmekte çok zorlanıyoruz. Çünkü yanlış açıda durup yalnış yöne odaklanabiliyoruz.
Çocuklarımız oyalansın diye ne çok oyuncak alıyoruz. Hiç de gerek yok aslında.
90lı yıllara kadar İstanbul’da elektrik kesintileri olurdu. Çocukluk dönemimizde olan bu kesintilere biz çok sevinirdik. Karanlıkta saklambaç oynamanın keyfi bir başkaydı🥰
Bu hayatta problemler hep olacak. Somut problemleri çözersek soyutlar çoğalacak. Tıpkı günümüzde olduğu gibi… Eskiden sadece ünlü ve zenginler panik atak olurdu. Şimdi 7 yaşındaki çocuklarımızın türlü türlü psikolojik rahatsızlıkları var… Çünkü hayatlarını kolaylaştırmak ve eğlenceli hale getirmek için her türlü imkanı verdik… Durum tam tersi oldu cansıkıntısından muzdarip her yaştan insan….
Önüne oyuncaklar serilen çocukla çok sınırlı oyuncağı olan çocuğun anne babasına kendini sevdirmek için yaptığı şirinlik farkından bile tüm süreç okunuyor aslında. Ve hayata ne güzel bir hazırlık oluyor değil mi?… Az imkanlarla yetinebilme, azlarla çok tatmin olabilme…
Yazı ile beraber çocukluğumuza gittik teşekkürler… Yaylada eskiden elektrikler yoktu gaz lambası ışığında oturulurdu. Akşamları yemekten sonra muhabbet eder, gölge oyunları oynardık çok da keyif alırdık. Ve gündüz çok yorulunca erkenden de uyurduk, hiç canımız sıkılmazdı😍