“Onlar anlamaz hâlden çünkü derdimden bilmez.
Çoktan kırılmış kalpler, anlamazlar hâlinden…
Sevdiğimden, bittiğimden, her şeyden vazgeçtiğimden,
Kendimi kaybettiğimden bilmezler derdimden…”

Melis’in son zamanlarda sürekli dinlediği şarkının sözleriydi bunlar. Ne zaman kendini yalnız hissetse bu şarkıyı dinlerdi. Ergenliğin tavan yaptığı bir dönemde dinledikçe de iyice yalnızlaşırdı.
Kafasında sürekli tilki gibi dolanan sorular vardı. Sakince uyuyan koyun sürüsüne dadanıp huzursuz eden tilkiler gibiydi soruları. Cevap bulamadıkça huzursuz oluyordu.
Ailesine karşı uzun zamandan beri yabancı hissediyordu kendini. Birdenbire hayatlarından çıksa üzülürler miydi acaba? Ya da onlar hayatından çıksa kendisi üzülür müydü?
Düşüncelerinin çok duygusuz olduğunu düşündü. Kafasını toparlayamıyordu, ne doğru ne yanlıştı. Belki de doğru yanlış diye bir şey yoktu. Bir şeyleri bir araya getirmek için bir yapıştırıcı ya da ip kullanırız ya. Öyle bir şeye ihtiyacı vardı. Düşünceleri uçuşuyordu zihninde. Ailesi de içlerinde en zayıf halkaydı. Sanki onlar olmasa her şey daha kolay olacaktı. Kendini bu aileye ait hissedemiyordu bir türlü.
Derin düşüncelere dalmışken odasının kapısı çalındı. Annesi kapıdan usulca başını uzattı. İnce boynu, yandan dökülen bukle saçları ve iri gözleriyle kızına baktı. Kızının zor bir dönemden geçtiğinin farkındaydı. Eşiyle sık sık konuşuyorlardı, ergenlik gelip çatmıştı ve anne baba olmanın en zor olduğu zamanı gelmişti.
Melis’in zorlandığı sadece anne ve baba ilişkisi değildi tabi ki. Arkadaş ilişkilerinde de sıkıntılar yaşıyordu. Aynı bağ eksikliğini onlarla olan ilişkilerinde de hissediyordu.
Bir şekilde aralarına girmeye çalışıyor ama bir türlü işler istediği gibi gitmiyordu. Zaman zaman alaycı cümlelere, bakışlara maruz kalıyordu. Aynı zamanda onların hayatında gözlemledikleriyle de kendine gerçek dışı kıyaslar da oluşturuyordu. Özellikle de arkadaşlarının düşünceleri onu çok etkiliyordu. Hem aile, hem de arkadaşlık ilişkilerini.
Arkadaşlarının sahip oldukları ile kendi sahip olduğu şeyler farklıydı. Arkadaşları sık sık dışarıda buluşabiliyordu. Onların makyaj yapmalarında sorun yoktu mesela. Çoğu spor yapmıyordu ve nerede ise haftanın dört günü dışardan yemek söyleyebiliyorlardı.
Ha bir de her pazar anne kız saatleri hiçbirinde yoktu. Oysa bu onların hayatında olmazsa olmazdı. Annesi pazar günü birlikte olmaya çok özen gösteriyordu.
Hatta bu rutinler arkadaşlarının alay konusu olmuştu. “Hala küçük kız muamelesi görüyorsun”, “büyü de gel, kanka”, “biz dışardayız, sen sütünü iç, pijamanı giy yat…”
Tüm bunlar canını çok sıkıyordu Melis’in. Ne onlarla ne de evde mutluydu.
Başkalarının hakkımızda ne düşündüğü önemli değildir.
Fakat, hastalıklı düşüncelerini, ilişkilerimize bulaştırmaları önemlidir…
Çünkü insan, ilişkileriyle hayatta kalan, ilişkileriyle yükselen, ilişkileriyle keyif alan, sosyal bir canlıdır…

Melis zamanla arkadaşlarının arasındaki ilişkinin gerçek yüzünü görmeye başladı. Biri ötekinde dalga geçecek bir şey buluyordu. O kadar “kanka” muhabbeti yapıyorlar ama sürekli birbirlerinin arkasından konuşuyorlardı. Güvenin olmadığı samimiyetsiz bir ilişkiydi aralarındaki.
Arkadaş dediğin böyle bir şey olmamalı diye düşünmeye başlamıştı.
Sonra ikinci dönem sınıfa yeni biri geldi, Elif. Başarılı bir kızdı ve ileri miyoptu. Elbette onunla dalga geçmek için bu ikisi yeterliydi. “Dört göz profesör” diyorlardı ona. Melis ile önce sıra arkadaşı oldular. Aileleri çok benzerdi, pazar günleri aile günleriydi ikisinin de. İkisi de o da yüzüyordu, sağlıklı besleniyordu, çabuk uyumlandılar.
Melis’in ailesi bu arkadaşlığı destekliyordu. Evde vakit geçirmelerine, bisiklete binmelerine ses çıkartmıyordu. Hatta bunun için program yapıyorlardı. Zamanla ailece de görüşmeye başladılar.

Bu arkadaşlık olumlu yönde etkilemişti Melis’i. Başkalarının ne dediği de önemini kaybetmişti. O hastalıklı kelimelerin hayatını etkilemesine izin vermiyordu artık.
Bu arkadaşlık Melis’in ailesiyle de olan bağının güçlenmesine yardımcı oldu. Gerçek arkadaşlık ne öğrenmişti. Anne babasını anlıyordu artık. Kızlarına ilerde zarar vereceğini düşündükleri şeyleri engelliyor, fayda vereni destekliyorlardı.
Dal elmayı tutmaz, elma dala tutunur…
Tıpkı daldaki elma gibi, insan da onu gerçekten besleyene tutunmalıdır. Çünkü doğada hiçbir dal meyveyi tutamaz ama meyve dala tutunur.
Aile tıpkı bir ağacın dallarını beslemesi gibi Melis’i besliyordu. Böylece dala tutundukça zamanla parlayan, albenisi olan, sağlıklı ve lezzetli bir elmaya dönüşecekti.
Sonra bir gün gelecek ve daldan kopacaktı ama çürük elmalar gibi yere düşmeyecekti.